ŞUUYU VUKUUNDAN BETER!.. İyi Parti’de Ordu Belediye Başkan Adayı olarak İdris Naim Şahin’in gösterilmek istenmesi bile Parti’nin ne şekilde yönetildiğine dair önemli bir delildir. Geri adım atılmış olması yanlış yapılmış olduğu gerçeğini değiştirmez! Bu her kademede ter akıtmış partililere haksızlıktır! https://t.co/zJ5oUgLeb4

31 beğeniler, 1 yorumlar4 gün önce

HAKLIYIM BE, KARDEŞİM!.. Bu yazıyı 10 küsur yıl önce yazmışım. Günümüzde politikacıların yaptıklarına ve konuştuklarını bakınca yine aklıma geldi… Ve ne talihsiz insanlarmışız diye düşünmeden edemedim… Sanki bizi “beka” noktasına düşünceye kadar başkaları yönetti şimdi bunlar kurtaracak…Allah Türk Milletine akıl ve irfan versin “İlk önce “Kahtı Rical” ne demektir ona bakalım. Kahtı rical’in sözlük anlamı: Bir ülkede, büyük devlet ve siyaset adamları ile alimlerin bulunmaması, yetiştirilmemesidir. Devlet adamlarının yetiştirilmemesi, alimlerin çok azalması devletin yıkılış sebeplerinden biridir. Osmanlı-Türk Devletini yıkmanın tek şartının, onları ilimden ve dirayetli devlet adamlarından mahrum bırakmak olduğuna inanan İngilizler 2 asır boyunca bu iş için uğraştılar. Fen ve din ilimlerinin okutulduğu medreselerin yozlaşması için var güçleri ile çalışarak, 19. asrın sonu ve 20. asrın başında arzularına tamamen ulaştılar. Günümüzde buna benzer bir kahtı rical yaşadığımızı görüyor ve düşünüyorum. Türk milleti ve devleti bir çok ağır sorun ile karşı karşıyadır. Türk milleti açısından bakıldığında tarihte de böyle dönemlerin çok sık yaşandığını görürüz. Onun için şaşırmaya ve endişeye kapılmak lüzumsuzdur. Ancak meseleyi iyi anlamak bizler için bir zorunluluktur. Türk milleti ve devleti bir kahtı rical yaşamaktadır. Türk Milleti; kendini yönetecek vasıfta; samimi, idealist, bilgili adamlar bulamamaktadır. Bunun kabahati hem toplumda hem de toplumun sivrilmiş seçkin insanlarındadır. Yusuf Ziya’nın “EŞŞEKNAME” adlı eğlenceli manzumesinde: “gözleri düşünceli, başları daima eğik / neler düşündüğünü fısıldamaz dudaklar” dediği bir dönemimi yaşıyor acaba toplumumuz? Yine; “İnsana “eşşek” diyen cahillere sormalı; / Acep kimin lehine aramızdaki farklar? / Bence, hayatı..

16 beğeniler, 0 yorumlar6 gün önce

MARAŞ SENDROMU!.. Bu başlık ve yazının konusu bir intihaldir. Yani bana ait değildir. Bir dostumla Türkiye’nin ahvalini konuşurken, o da bana bunu kendi bulduğu tanımla “Maraş Sendromu” yaşıyoruz diyerek izah etti ve tepkilerden çekinmese bunu bir akademik çalışma olarak yayınlamak istediğini söyledi. Biliyorsunuz bir de “Stockholm Sendromu” var! Stockholm Sendromu, ilk kez 1973 yılında yaşanan bir olaydan ismini almaktadır. İsveç’in başkenti Stockholm’ da yaşanan olayda, banka soyguncusu tarafından 6 gün boyunca rehin tutulan banka görevlisi bir kadın duygusal olarak suçluya bağlanır. Hastalık ilk defa Psikiyatr Bejerot tarafından tanımlanmıştır. Olay 23 Ağustos 1973 günü Stockholm’de soyguncular bir bankayı soymak için basarlar, bankada 4 banka görevlisini 6 gün boyunca 131 saat rehin tutarlar. Soyguncular, rehinelere iyi davranır aralarında iyi ilişkiler oluşur. Polisin bankaya operasyon düzenleyeceğini fark eden rehineler, soyguncuları uyarırlar. Rehineler olay sonrasında yakalanan soyguncuların aleyhine ifade vermekten kaçındıkları gibi, soyguncuların avukatlık ve savunma giderlerini karşılamak için aralarında para toplarlar. Günün gazeteleri bu olay üzerine ‘ soyguncular bankadan para çalamadılar, ama bazı insanların kalbini çaldılar’ diye manşet atar. Rehinelerden Stockholm Sendromu’na yakalanan bir banka görevlisi serbest kaldıktan sonra nişanlısını terk ederek, ilgi duyduğu banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler ve onunla evlenir. Bu nedenle günümüzü anlamak için düne bakmak ve aynı zamanda bu toplumun psikolojik hassasiyetlerini iyi bilmek gerekir diye düşünüyorum. Bana ve size göre Türkiye’nin sayılamayacak kadar sorunu var. Ama sadece size ve bana göre! Başkalarına göre yok! Yada sorun sıralamasında bizim sorun dediklerimizin önemi yok. Onun için sorun yaratıcı ortam ortadan kaldırılamıyor. Bunun psikolojik nedenlerinin olması gerekir…

19 beğeniler, 2 yorumlar1 hafta önce

KADININ KARİYERİ: ANNELİK! Bu satırları okumaya başlarken, size yoz yobaz fikirler arz edeceğimi zannetmeyin. Yada kadına dinin verdiği önemi de anlatacak değilim. Kadını ikinci sınıf bir insan olarak da, görmüyorum veya sadece doğurganlık açısından da bakmıyorum. Ben bütün bunların aksine kadının annelik özelliğine ve bunun bir millet için önemine vurgu yapmak istiyorum. Türk Milleti ve özellikle ırken Türkler günümüzde şuursuz bir şekilde yaşıyor ve ne yazık ki, bir yaşam felsefesine de sahip değiller. Onun için memleketlerinin sevk ve idaresini Türk gibi gözükenlere bırakmış durumdalar. Bunun en büyük nedeni, kadınlarımızın cahil bırakılması ve buna paralel olarak ne yaptıklarını bilmez halde oluşları ve bununda çocuklarına ile aile yaşamlarına yansımasıdır. Türkler hakkında doğru bilinen bir yanlış ataerkil bir toplum olduklarıdır. Halbuki Türkler anaerkil bir topluluktur. Yani toplumu kadınlar çekip çevirir. Kadın tökezlemeye başlamışsa toplumda çatırdamaya başlar. Bu nedenle günümüzdeki hasta halimizin ana nedenlerinden biri de, kadınlarımızdır! Türk kadını, bilgi ve şuur açısından tarihinin en kötü dönemlerinden birini yaşamaktadır. Ne yaptığını bilmez bir haldedir. Evine, kocasına ve çocuklarına sahip çıkamamaktadır. Üreticiliğini, yapıcılığını ve çekip çeviriciliğini kaybetmiştir. Az kaldı doğurganlığını da, kaybetmek üzerinedir. Halbuki Türk topluluklarında kadının en büyük kariyeri anneliktir ve öyle de olmak zorundadır. Aksi halde Türk, kendi topraklarında esir hale düşecektir. Günümüzde Türk kadını göreceli olarak rahata kavuşmuştur ve kendisi ile birlikte çocukları içinde daha rahat bir arayış içerisindedir. Ancak tarih bize göstermektedir ki, Türk için rahat ve rahatın peşinde koşmak ona iyi gelmemektedir. Türkler daima uyanık ve hareket halinde olmak zorundadır. Aile planlaması,..

4 beğeniler, 1 yorumlar2 hafta önce

TOPLUMSAL AHLAK! Toplumsal ahlakın ciddi bir çöküş içinde olduğunu görmek için çok akıllı olmaya gerek yok. Bazı aydınlar bu konuda ciddi uyarılar yaparken aydınların bir çoğu ise bu sorunu görmezden geliyor. Hatta aydınların ahlaki çöküşünün toplumun diğer katmanlarına göre daha çok daha fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; buna “aydınların ihaneti” deniliyor. Toplumun önderleri aydınlardır. Eğer aydınlar çözmek zorunda oldukları hastalıklara kendileri kapılmışlarsa toplumun o hastalıklardan kurtulmasını beklemek çok büyük bir hayal olur. Bizim de halimizin özeti kısaca budur! Toplumun ahlaki bir çöküş içinde olduğunu ispatlamak için bir kaç örnek sunacağım. Yaşadığım köyün bağlı olduğu ilçeye Cuma namazlarını kılmak için gidiyorum. Niye köyde kılmıyorsun diye sorabilirsiniz. İlçede gittiğim caminin imamı daha az çıldırtıcı da, ondan! Her Cuma, bu caminin avlusunda bir köylü tereyağı sattığını söyleyerek bir tezgah kuruyor. Ben de haftalardır gözlemliyorum kimse tereyağı almıyor. Nihayet son hafta bu köylüden tereyağı almaya karar verdim ve bir kilo tereyağı aldım. Ben tereyağını aldıktan sonra cami avlusundan çıkarken yanıma cemaatten biri yaklaştı ve yağı niye aldığımı, bu yağın tereyağı olmadığına dair bir şeyler söyledi. Ben de denemek istedim cevabını verdim. Geldim; evde denedik hakikaten tereyağ değildi. Ne olduğunu sorarsanız yenilemeyecek bir karışım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak ne olduğu yapılacak tahliller sonrası ortaya çıkar. Şimdi bu köylüyü hem de cami avlusunda böyle bir hilekarlığa iten nedir diye düşünelim. Her hafta o caminin avlusuna, Müslümanlar için mübarek saatlerde gelip tezgah kuruyor. Müftü Efendinin merkezi yayınla verdiği vaazı dinliyor. Cuma’nın hutbesini duyuyor. Ama benim gibi insanların duygularını istismar ederek orada cami avlusunda yanlış..

11 beğeniler, 0 yorumlar2 hafta önce